|
ODUNCU İLE
İHTİYAR ADAM |
|
Oduncunun biri
ırmak boyunda odun keserken baltasını düşürmüş. Ne yapsın?
Oturmuş, başlamış ağlamaya. O sırada oradan geçen ihtiyar
bir adam oduncunun haline acımış. Irmağa dalmış, bir altın
balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye sormuş. Oduncu
“Bu değil" demiş. İhtiyar adam yine dalmış, bir gümüş balta
çıkarmış. Oduncu “Bu da değil" deyince ihtiyar adam sudan
asıl baltayı çıkarmış.
İhtiyar adam oduncuya doğru söylediği için mükafat olarak
altın balta ile gümüş baltayı da vermiş.
Oduncu evine dönünce başından geçenleri komşusuna anlatmış.
Komşusu onu kıskanmış. Ertesi gün ırmak boyuna gitmiş.
Baltasını suya atmış. Sonra başlamış ağlamaya. İhtiyar adam
hemen gelmiş.
“Nedir senin derdin?" diye sormuş. Durumu öğrenince ırmağa
dalıp bir altın balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye
sormuş.
Oduncu çok sevinmiş. “Evet, bu!" demiş. Ama ihtiyar adam
onun yalancılığına çok kızmış. Altın baltayı vermediği gibi,
asıl baltasını da sudan çıkarmamış. |
|
KİBİRLİNİN
BURNU |
|
İyi kalpli vezir, ülkenin
sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya
çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının
kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu.
Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı.
Sultan:
-Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya
gerek yok!"derler. Ne güzel söz değil mi? dedi.
-Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir.
Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu
bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti.
Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi.
İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal
etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü
nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi. Hep
beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. "Cemaat
olursa namazın sevabı daha fazla olur" dedi iyi kalpli
Vezir. Sonra Kur'an-ı Kerim okudu. Ardından herkez yatağına
çekildi.
Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir
arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan'la
görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de
"Hallederiz"dedi.
Biraz sonra arkadaşı, Sultan'ın huzuruna çıkarılmıştı bile.
Adam şöyle konuştu:
-Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir'iniz benim yakın
arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük
görüyor. Çok kibirli...
-Ne diyorsun?
-İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu
tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa
çevirecektir!..
-Olur mu öyle şey?
-Deneyin, göreceksiniz efendim...
Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu. Arkadaşı ona
dedi ki:
-Beni Sultan'la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben
de seni öğle yemeğine davet ediyorum.
-Canım ne lüzum var?
-Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor
musun?
Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı,
sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi...
Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü.
Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan'ın çavuşu
geldi. Sultan'ın kendisini hemen beklediğini haber verdi.
Sultan'ı ayakta gören Vezir:
-Efendim beni emretmişsiniz, dedi.
-Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim.
Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye,
eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını
çeviriyordu. Sultan çok üzüldü. ´´Demek söylenenler
doğruymuş`` diye düşündü. Masanın üzerinde kapalı bir
şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.
- Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!..
Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi.
Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu.
Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her
şeyi anlattı.
-Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle
acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi.
Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle
bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne
olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir
kabul etti. Nasıl olsa ´´İyi arkadaşım olduğunu Sultan
biliyor kızmaz`` diye düşündü. Biraz sonra "Başvezir"
mektubu okudu şunlar yazılıydı. -Bu mektubu sana getireni
derhal öldüreceksin, sonra da "kibirli burnunu kesip" saraya
yollayasın!.. Baş Vezir tereddüt etmeden, "emri" yerine
getirdi. Akşam üzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı!
-Sen burada ne arıyorsun? diye sordu.
O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam
konuşurlarken çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak
tutuyordu.
-Bunu "başvezir" yolladı efendim, dedi.
Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı.
Yanındaki kağıtta şunlar yazılıydı:
"Kibirli Burnu"
Sultan artık dayanamadı, sordu:
-Sen bugün bugün başını neden uzaklaştırıyordun?
Vezir güldü:
-Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle
yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak
yemiştik.
Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı:
Kötü insana kendi kötülüğü yetişir. |
|
ARİFLER
SULTANI OLASIN OĞLUM |
|
Dondurucu bir kış gecesi.
Rüzgar evin damını dövüp durmakta...Kah pencereleri
zorlamakta, kah kocaman ağaçların belini bükmekte, kah yürek
hoplatarak ıslık çalmakta...Rüzgarın ve boranın çıkardığı
ses geceye hakim...
Camları demir bir balyoz gibi döven, kapıları gıcırdatan
rüzgarın sesiyle herkes uykunun derin
iklimlerinde...Beyazıt’ın mübarek annesi de derin
uykularda...Bir ara uykuyla uyanıklık arasında yattığı
yerden oğluna seslendi:
-Tayfun, oğlum!.. Suuu...Susadım!..
Küçük Tayfun birden yerinden fırladı, buzlarla çevrili su
testisini eline aldı...Ve annesinin yatağının başına
koştu...
O da ne?
Anne çoktan kendinden geçti.Yeni bir uykunun iklimlerine
dalıvermişti.Ne aklında su kalmış, ne de oğlu...
Harika çocuk, annesini uyandırmaya kıyamadı ve buzlu testi
elinde beklemeye koyuldu...Ne vakte kadar bilinmez...Belki
saatlerce, belki gece boyu, belki daha az bir zaman...Hep o
halde kaldı ve gözlerini annesinden bir nefes bile
ayırmadı...
Şimdi uyanır, şimdi su isterde veririm düşüncesiyle hep
bekledi...Nihayet nice zaman sonra kadın gözlerini açtı ve
seslendi:
-Su! Hani yavrum su?
Beyazıt, ak çiçekli gül dalı misali suyu uzattı:
-İşte tatlı annem!..
Hale bakınız ki, soğuktan Beyazıt’ın elleri testiye
yapışıvermişti.
Dondurucu, titretici soğuk gibi, yüreklerinde takat
getiremeyeceği bir manzara...Bu akıl almaz manzarayı göz
ucuyla gören anne, gönlünün ta derinlerinden kopup gelen bir
sesle içli içli inledi:
-Allah’ım!..Ben Tayfun’dan razıyım, sen de razı ol!..
Sonra nur yumağı çocuğu kendisine doğru çekti, alnına bir
öpücük kondurup şiddetle kucakladı ve duaların en güzelini
yaptı:
-Bilginler sultanı olasın oğlum...
Ve o harika çocuk, ileride bilginler sultanı oldu ve ünü her
yerde duyuldu...Ve kıyamete kadar da şanla şerefle
yücelecek.Ne mutlu ona |
|
TERMİNATÖR
KIRMIZI KARINCA |
|
Bir varmış, bir yokmuş zenginde varmış ama fakirde yokmuş…
Ohoo saltanat arabası mı dersin, lüks arabaları mı dersin
akla hayale gelmeyecek son model taksiler mi dersin aklınıza
her ne gelirse varmış faytonlar yok olmuş nedense. Eee
faytonlar yok olunca insanlık da kalmamış artık. Ama
zenginler çok mu çokmuş. Amerika kıtası varmış, Amerikalı
yokmuş, sam yeli efil efil esermiş, o serinliği kendi
tarafına çeviren, sam amca yokmuş…
Bir orman varmış, adı dillere destan, nedense ormandaki
güzelim çamların hiç tadı neşesi yokmuş. Gün gün acıları
artmakta, kendilerine musallat olan çamkese böceğinden
kurtulmak için her türlü çareye baş vurmuşlar. Baş
vurdukları her kapı yüzlerine kapanmış. Sonunda ulu çam
ağaçları baş başa vererek başlamışlar konuşmaya.
-Baksana sedir ne olacak bizim bu halimiz. Böyle giderse
kısa zamanda bir bir kuruyup yok olacağız.
-Günlerdir düşünüyorum kızılçam, ama aklıma bir türlü bir
kurtuluş çaresi gelmiyor.
-Bir yerlere baş vuralım. Çok geç olmadan bir çare bulmamız
gerek.
-İyi de Köknar biliyorsun her gittiğimiz kapı yüzümüze
kapandı. Sanki herkes yok olmamız için söz birliği etmiş.
-Doğru dersin ladin kardeşim, doğru dersin de böyle durmakla
olmuyor giderek azıttılar çamkese böcekleri. Gün yoktur ki
sayıları artmasın.
-Ben derim ki gelin hep birlikte kırmızı karıncaların
kraliçesine bir elçi gönderip içerisinde bulunduğumuz durumu
bir iyice anlatalım. Bizi kurtarsa kurtarsa terminatör
dediğimiz kırmızı karıncalar kurtarır.
-Benim de aklıma gelmedi değil Ladin kardeş. Kraliçeye kimi
gönderelim öyle münasip birini nerede buluruz.
-Bulmak zorundayız. Her gün birer ikişer kuruyup
gitmekteyiz. Bu böyle devam ederse kısa bir zaman sonra hiç
birimiz ayakta kalamayız. Çamkese böceği filizleri hemen
kurutmakta. Filizlerin kuruması ne demek biliyor musunuz.
Soyumuzun tükenmesi demektir.
Çamların dertli dertli konuşmasını dinleyen sam yeli
çamların dallarını yeğnilce sallayarak:
-Böyle baş başa verip dertleşmenizden hiçbir şey anlamadım.
Anlaşılan bir derdiniz var. Nedir başa çıkamadığınız. Ben
yardımcı olabilir miyim?
-Sevgili samyeli hiç sorma öylesine bir dert var ki
başımızda, eğer kısa sürede bir çare bulamazsak, bir yıla
varmaz bulunduğumuz yerde estiğinde toz toprak kaldırırsın.
-O da ne demek, nedir sizleri bu kadar üzen söyleyin
bakalım.
-Baksana filizlerimiz kurudu gitti, eğer kırmızı karıncaya
haber iletmezsek, çamkesen böceği kısa sürede hepimizi
kurutacak.
-Bende bir şey var sanmıştım. Yani Terminatör kırmızı
karıncaların kraliçesine durumunuzu anlatmamı istiyorsunuz
öyle mi?
-Evet aynen öyle, bu iyiliği bize yapar mısın? Dedi Köknar
üzgünce.
-Elbette gidip söylerim. Siz her şeyden önce benim
dostlarımsınız. Bu zor gününüzde size yardım etmezsem ne
zaman edeceğim,” diyerek çamların dallarını sallayarak
ayrıldı.
Dağları taşları aşarak kırmızı karıncaların kraliçesine
ulaştı. Kraliçe kolonilerle uğraşıyordu. Kimi koloniler
birbirleriyle kavgalıydı. Onları barıştırmış koltuğunda
uyukluyordu. Samyelinin içeri girmesiyle yerinden doğruldu.
Samyeli kraliçenin karşısında bir iki döndükten sonra diz
çökerek:
-Sevgili kraliçem sizlere çam ağaçlarının içinde
bulundukları durumu anlatmak ve çam ağaçlarına sizden başka
hiç kimsenin yardım edemeyeceğini anlatmak için uzun yoldan
geldim. İşim çok acele geri dönmek zorundayım.
-Buyur Samyeli seni dinliyorum. Sevgili çam ağaçlarının
derdi neymiş anlat bakalım. Dedi su gibi şakıyan sesiyle.
-Sevgili kraliçem Bey dağındaki çam ağaçlarına çamkese
böceği dadanmış, çamları bir bir kurutmaktalar. Böyle
giderse kısa sürede çamlar tümden kuruyacak, her taraf
bozkıra dönüşecek. Çamları bu çamkese böceğinden kurtarsa
kurtarsa siz kurtarırsınız.
-Sevgili samyeli Beydağı buraya ne kadar uzakta.
-Sanırım yirmi kilometre sevgili kraliçem.
-Peki Samyeli, benim dostum olan çamlara selam söyle, en
kısa sürede terminatörleri yola çıkaracağım. Sanırım on gün
içinde orda olurlar. O zaman kadar idare etsinler. Çamlara
zarar veren çamkese böceğinde tek bir tanesini çamların
arasında bırakmayacağımı haber verebilirsin.
-Samyeli kraliçenin karşında eğilerek çevresindeki tozları,
bir iki dönmeyle süpürdükten sonra hızlıca ayrıldı
kraliçenin sarayında.
Çam ağaçları dört gözle Samyelinin getireceği haberi
bekliyorlardı. Akşama doğru sevindirici haberi aldılar.
Sevinçte öyle bir gürlediler öyle bir sallandılar ki. Sevinç
gürültüleri ormanın dört bir tarafında duyuldu. Çamların
sallanmasıyla kuşlar havalandı, ormanın içindeki hayvanlar
kıyı köşeye kaçıp saklanmaya başladılar. Çamkese böcekleri
çamların sevincine bir anlam veremediler. Onlar ha bire
çamları kemirerek kurutmaya bırakmaya çalışıyorlardı.
Kırmızı terminatörler yola çıktıklarının onucu günü çam
ormanının eteklerinde konakladılar. Bir araya toplanıp
yorgunluk attılar. Çeri başları çerilerine gereken emir ve
talimatları vererek, Çamkese böceklerini nasıl yok
edeceklerini anlattılar. Kırmızı terminatörlerden habersiz
Çamkese böcekleri ha bire çamlara zarar vermeye devam
ediyorlardı.
Bir gün sonra Kırmızı terminatörler dört bir koldan daldılar
çam ağaçlarının arasına, önlerine gelen çamkese böçeklerini
ekin biçer gibi biçtiler adeta. Kırmızı terminatörlerin
geçtiği yerlerde çam ağaçları minnettarlıklarını
bildiriyorlardı. Bir aylık kısa bir sürede koca ormanda tek
bir çamkese böceği kalmamıştı. Çamkese böceklerinin
tükenişiyle çam ağaçlarının o güzelim yeşilliği tüm
canlılığıyla etrafa ışık saçıyordu. Kuşlar çam dalları
arasında bir ezgiye durmuşlardı ki, duyanların ezgiyi
bırakıp gitmesi olası değildi. Sam yeli çamların arasında
nazlı nazlı eserek serinliğini her tarafa yayıyordu.
İşleri biten kırmızı terminatörler çam ağaçları tarafından
saygı ile yolcu edildiler. Am ağaçları kendi aralarında,
Kraliçe ana terminatöre akla gelmedik hediyeler gönderdiler.
Sam yeli de daha fazla durmadan, etrafından bir iki
döndükten sonra, çam ağaçlarının minnettarlığını terminatör
kraliçeye iletti.
Kırmızı karıncaların kraliçesi de dostlarına her zaman
yardım etmekten mutlu olduğunu bildirerek çam ağaçlarına
selam ve sevgilerini yolladı. |
|
KARAGÖZ
İLE HACİVAT: İBİŞ'LE DOMUZ AVI |
|
Karagöz ile Hacivat, yanlarına
İbiş’i de alıp, Uludağ’a domuz avına çıkarlar. Önceleri
ellerde ok ve yay, kaşlar çatılmış, bakışlar keskin ormanda
domuz ararken, sonraları yorgunlukla birlikte ok yaydan, kaş
kaştan, bakışlar keskinlikten sıyrılır. Sıkıntıyı azaltmak
için Karagöz’ün anlatmaya başladığı av hikâyeleri başına
bela olur, çünkü anlattığının hep bir numara büyüğünü
İbiş’ten duymak, Karagöz’ün giderek daha çok sinirlenmesine
neden olur. Karagöz, İbiş’i uçurumdan aşağı atmakla tehdit
eder.
İbiş: “ Tamam, beyabi. Kızma bana. Ben de bundan sonra
konuşursam iki olsun. Şimdi rahat rahat istediğini anlat. “
Karagöz: “ Bre İbiş, sussana artık. Bir daha sana av yok.
Hacivat, İbiş’i ava giderken yanımıza alalım demek yok
artık. Bu son. “
Hacivat: “ Merak etme Karagözüm. Sen kalbini serin tut.
Hiçbir ava İbiş’i götürmeyiz. “
Daha sonra Karagöz ile Hacivat ve İbiş domuz aramaya devam
ederler, fakat ortalıkta hiç domuz yoktur.
Hacivat: “ Sabahtan beri arıyoruz, bir domuz bile göremedik.
Hayatımda böyle bir şey ne gördüm, ne de duydum. “
Karagöz: “ Göremeyiz tabi, bu İbiş yanımızdayken. Bunun
sesini duyan domuz karşı dağa kaçıyor. İki ok atmış, üç
domuz vurmuş. Anlatsana o hikâyeyi bir daha. “
Hacivat: “ Aman Karagözüm, sinirlenme. İbiş o hikâyeyi
anlattı, geçti. Ben inanmadım. Senin anlattığın hikâyeler
daha bir inandırıcı oluyor. “
Karagöz: “ Doğru, çünkü ben olmuş olayları anlatıyorum.
Yıllar önce gençken köyden arkadaşlarla domuz avına
gittiydik. On kişiyiz. Ormanda büyük bir domuz sürüsünü
tuzağa düşürdük. Etrafını kuşattık. Baktı domuzlar kaçış
yok, birer birer yanıma geldiler. Ben de çaldım bıçağı
boyunlarına, yirmiden sonrasını sayamadımdı. “
Hacivat: “ Hah hah ha.. İlahi Karagözüm. Sen de değme
avcılara taş çıkartırsın. Avcılıkta, atıcılıkta benden
ilerdesin. “
İbiş: “ Benim de yıllar öncesinden bir domuz avı hikâyem
vardı, ama beyabi kızar diye anlatamıyorum. “
Hacivat: “ Yeni bir domuz hikâyesi ha. Ama anlatma.
Karagöz’ü kızdırmayalım. Keşke demeseydin. Merakta bıraktın
beni, İbiş. “
Karagöz: “ Ben de meraklandım. Bana bak İbiş, destekli
atarsan kızmam, ama desteksiz atarsan ben seni uçurumdan
atarım bilmiş ol. “
İbiş: “ Tamam beyabi ve Hacıabi. Atışlar destekli olacak. “
İbiş, konuşmasına devam eder ve ben sekiz yaşındayken der.
Karagöz’ün ayağa kalktığını gören İbiş ağız değiştirir. “
Yani on sekiz yaşındayken demek istedim. “
Bunun üzerine Karagöz: “ Hah öyle söyle. Beni kızdırma.
Şimdi devam et. “
İbiş: “ Manda kadar bir domuz bizim tarlalara dadandıydı.
Tarlada mısır, bağda üzüm bırakmadıydı. Ye babam ye. Baktık
yedikçe doymaz bu domuz, yakında ağaçları da yer. Babam,
dedem, amcam, yeğenlerim ve ben tarlada, bağda nöbete
durduk. Ben bağda bekliyorum. Bir gün öğle vakti domuz bağa
girdi. Zönk zönk deyip yürüyüp geliyor. Yakaladım domuzu
suratına iki tokat, başladı domuz ağlamaya. Bir yandan da,”
Abi, ben sana ne yaptım? Neden vuruyorsun?” diye vızırdıyor.
Ben de bağırdım. Bak şu bağdaki üzümleri ben mi yedim.
Başkasının üzümünü nasıl habersiz yersin. Ben böyle bağırdım
ama domuz ne dese beğenirsiniz. Ne yapayım, açım, abi.
Yemeseydim de açlıktan ölse miydim? O gün domuzu bıraktım.
Bir daha onu oralarda gören olmadı. Çok uzaklara gitmiş
olmalı. “
Karagöz: “ Bre densiz, yine desteksiz attın. Ben seni
uçurumdan atayım da gör “ diyen Karagöz, İbiş’in üstüne
yürür. Bunun üzerine İbiş kaçar, gider. Daha sonra Karagöz
ile Hacivat başka olay olmadan evlerine dönerler.
|
|
PADİŞAH VE
İHTİYAR ÇİFTÇİ |
|
Bir gün padişahlar padişahı av
için şehirden uzaklaşmış. Yolda giderken pek çok insanın
çalıştığı bir tarla görmüş. Merak edip yanlarına yaklaşmış.
Oradaki insanların arasında yaşı doksanı geçkin bir ihtiyar
varmış. Bu ihtiyar toprağa bir şeyler ekiyormuş.
Padişah:
- Ne ekiyorsun ihtiyar? diye sormuş.
İhtiyar çiftçi başını bile kaldırmadan cevap vermiş:
- Baharda yeşermesi için ceviz dikiyorum.
Padişah kahkahayla gülmüş.
- Fakat sen çok ihtiyarsın. Şurada iki günlük ömrün kalmış.
Neden uğraşırsın? demiş.
Bunun üzerine ihtiyar başını kaldırmış:
- İnsanlar ekip dikmekle zarar etmezler. Başkaları ektiler;
biz yedik. Şimdi de biz ekelim; başkaları yesin, demiş.
Padişah bu cevabı çok beğenmiş. Hemen yanındaki adamına
dönerek:
- Bu ihtiyara bir kese altın verin, diye emretmiş.
İhtiyar altınları almış ve:
- Gördünüz mü? demiş, benim ağacım daha büyümeden meyve
verdi!
|
|
ÜÇ
ARKADAŞIN HİKAYESİ |
|
Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun
istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları
özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin,
masallar hep gece olunca mı okunmalı?
Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah
kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona
şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem
uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi
şimdi dinlemeye başla…
Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş.
Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış.
Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua
ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.
Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa
atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış.
Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları
oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.
Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış.
Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani
ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.
İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel
baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar
kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane
can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak
için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa
yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.
Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir
çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan
bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları
hafif hafif sarsıyormuş.
Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer
bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı
sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice
meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş
ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru
uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya.
Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer.
Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar
yürümeye.
Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam
boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı,
büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde
kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış.
Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme
duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…
Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar
kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye
bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye
oturmuşlar. Birisi;
- Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.
Diğeri ibir fikir atmış ortaya:
- Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen
dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.
Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar,
üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü
düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş.
Şöyle düşünmüş:
- Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim
olabilir.
Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca
karısına;
- Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu
yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim.
Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.
Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir
ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve
dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış.
Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını
görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.
Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup
bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden
yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de
düşüncelere dalmış:
- Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de
acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli
yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin
tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.
Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş
durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler
gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:
- Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim
ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.
Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri
kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve
nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da
arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:
- Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.
İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden
kımışdamamışlar:
- Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı.
Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.
Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına
gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir
çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler
bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine
çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir
aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu
anlayamadan son nefeslerini vermişler.
Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri
yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne
kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu
olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından
olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki |
|
KINALI
KUZU |
|
Kırlardaki çiçeklerin arasında
küçük kınalı kuzu hoplaya zıplaya oynuyordu. Beyaz tüyleri
pırıl pırıl; iki gözünün çevresinde siyah siyah beneklerle
şirin mi şirin küçük bir kuzu.
Kulaklarından birisi siyah birisi de mor, çenesinin altında
kulaklarının tam hizasında iki tane küpesi sallanmaktaydı.
Başını oynatınca küpeleri bir o yana bir bu yana sallanıp
duruyorlardı. Zaman zaman otların arasındaki çiçekleri
koklarken küpelere dokunan uzun otlarla gıdıklandığı için
hoplayıp zıplayarak dolaşıyordu.
Oraya buraya hoplaya zıplaya koşarken iyice yorulmuş ve
susamıştı. Birden aşağıdaki dereyi gördü. Deredeki su şırıl
şırıl akmaktaydı. Suyun kıyısında çiçekler renk renk
dillerini güneşe uzatmış solumaktalardı. Kınalı Kuzu bir
solukta dereye vardı. Bir anda şaşırdı. Çiçekler arasındaki
kelebeklere, arılara ve vızıldayarak uçuşan sineklere
hayranlıkla baktı. Derenin karşı kıyısında Zıp Zıp kurbağa
"vırak vırak" sesiyle Kınalı Kuzu’yla konuşmaya başladı.
“Hey yabancı hoş geldin. Kimsin sen. Tek başına buralarda
dolaşmaktan korkmuyor musun?”
Kınalı kuzu; “hoş bulduk akıllım neden korkacak mışım? Bu
güzelim havada, çiçekler arasında hiç korkulur mu? Çok
susadım, biraz su içtikten sonra seninle biraz sohbet edelim
olur mu?”
Zıp Zıp kurbağa; “Senle ne sohbet edeceğim ki, sen benim
sorduklarıma yanıt verebilecek misin bakalım?”
“Her şeyi bilecek değilim ya akıllım. Ben yeni yeni
öğrenmeye başladım. Bilmediklerimi senden öğrenirim. Senin
bilmediklerini de başkalarından öğrenirim. Bekle biraz,
suyumu bir içeyim. Susuzluktan ağzım dilim kurudu.”
Rahatlıkla su içebileceği bir yer aradı kınalı kuzu. Aaa o
da ne küçücük bir gölette su döne döne akıyordu. Gölcük
çevresindeki çiçeklerin görüntüsü suda yansıyordu. Manzara o
kadar güzeldi ki, Kınalı Kuzu suya doğru eğilirken, birden
geriye doğru zıpladı. Suyun içinde kendisine tıpa tıp
benzeyen biri vardı. Heyecanla başını yavaş yavaş uzatıp
yeniden baktı. Suyun içindeki kuzuda başını yavaş yavaş
uzatıp Kınalı Kuzu’ya bakıyordu. Kınalı Kuzu cesaretini
toplayarak biraz daha yaklaştı. Suya yaklaşınca suyun
içindeki kuzuda ona yaklaşıyordu.
Zıp Zıp kurbağada kahkahalarla gülerek Kınalı kuzu’ya
bakıyordu. Daha fazla dayanamayarak:
-Bak gördün mü birde korkmam diyordun. Kendinden bile
korkmaya başladın kınalı.
Kınalı Kuzu;
-Ben kendimden değil, suyun içindeki bana tıpa tıp
benzeyenden irkildim birden. İrkilmek korku mu peki.
-Elbette akıllım insan korktuğundan irkilir. Sen de çok
acemisin biliyor musun? Suyun içinde gördüğün sensin sen
Kınalı.
-Aaaaaa! Ben miyim. O da nasıl oluyor öyle ben buradayım,
suyun içinde ne işim var.
-Bak akıllım suyun kıyısındaki çiçeklere güllere bak;
onlarda suyun içinde baş aşağı duruyorlar, tıpkı senin gibi
onların görüntüsü de suya yansımış. Şimdi beni iyice izle de
bak, diyerek zıpladığı gibi “cılp” daldı suyun içine. Su o
kadar temizdi ki Zıp Zıp kurbağanın suya dalmasıyla
dalgacıklar oluştu. Biraz suyun içinden yüzdükten sonra,
suyun yüzeyine çıkıp Kınalı Kuzu’ya;
-Korkmana gerek yok suyu içebilirsin rahatlıkla. Bak benden
başka kimsecikler yok içinde.
-Teşekkür ederim, dedi, Kınalı Kuzu.
Kınalı Kuzu yinede korkuyordu. Ne olur ne olmaz diyerek suya
çekine çekine yaklaştı. İki ön ayağını yana açarak başını
suya doğru uzattı. Dudakları buz gibi soğuk suya dokunur
dokunmaz zıplayarak geri çekti.
-Zıp Zıp Kurbağa; ne oldu yine, neden zıpladın.
-Ne yapayım akıllım su çok soğuk, dişlerim sızladı.
Küpelerimde ıslanınca çekilmek zorunda kaldım.
-İyi haydi suyunu iç korkmana gerek yok. Bizim buraların
suları çok temizdir. Başka yerin suyuna benzemez bizim
sularımız.
-Biliyorum akıllım renginden belli. Temiz olmasaydı böyle
pırıl pırıl akar mıydı? Bu güzelim çiçekler arasında akan
suyun kirli olması mümkün mü?
-Bizim her şeyimiz böyledir. Yiyeceklerimiz de içeceğimiz su
gibi tertemizdir. Bak çevrendeki otların tazeliğine hiçbir
yerde böylesine güzel ot ve çiçekler göremezsin. Haydi
suyunu iç de seninle biraz dolaşalım ne dersin. Sana yeni
yeni yerler göstereceğim. Yazı-yabanda tek başına dolanman
doğru değil.
-Neden yalnız dolaşmam doğru değil. Benim bilmediğim bir
şeyler mi var buralarda?
-Olmaz olur mu akıllım. Elbette var. Kimi yaratıklar sana
zarar verebilir.
-Aaaaa! Neden benim kime kötülüğüm dokundu ki. Ben kendi
başıma oynuyorum.
-Orası öyle de, sen yine de benim dediklerime dikkat et, en
kısa zamanda annenin yanına dönsen iyi edersin. Buralar pek
tekin değil. Kurtlar var, çakallar var, seni kapıp
götürürler sonra.
-İnanmam, neden kapıp götürsünler ki beni. Ben onların hiç
işine yaramam ki.
-Haydi haydi suyunu iç bakalım. Bunları sonra konuşuruz.
Kınalı Kuzu, birden annesini anımsadı. Annesini ne kadar da
çok özlemişti. Nerdeyse ağlayacaktı. Bir anda neşesi
kayboldu. Kulakları yana sarktı. Hüzünlü gözlerle Zıp Zıp
kurbağaya baktı.
-Ne oldu? Neden üzüldün birden, istemeyerek yanlış bir şey
mi söyledim. Eğer seni kırdıysam özür dilerim, dedi, Zıp Zıp
kurbağa.
-Yook birden annem aklıma geldi de ona üzüldüm. Bilsen
annemi ne tadar özlediğimi, o zaman bana hak verirdin.
-Üzülmene gerek yok. Akşama görürsün anneni nasıl olsa.
-Karşıdaki yamacın verevinde bir sürü otlanmaktaydı.
Koyunların boynundaki çan ve keleklerin sesi ile kavalın
ezgisini duydular. Kınalı Kuzu kavalın sesiyle sürüden yana
baktı. Yerinden zıplayarak bağırdı.
-Bak annem de onların arasındadır. Haydi bana eyvallah
diyerek hoplaya zıplaya sürüye doğru koşmaya başladı. Zıp
Zıp kurbağa ardından bağırdıysa da duymadı.
-Heyyy! Kınalı onlar başkaları annen onların arasında değil
geri dön. Ama Kınalı Kuzu olanca gücüyle sürüye doğru
koşuyordu. |
|
YOKSUL
KUNDURACI |
|
Eski zamanlarda, ülkenin
birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış. Kunduracı
çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş.
Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş.
Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün
ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgahın üzerine koymuş.
Yatmaya gitmiş.
Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış.
Tezgahın üzerinde bakınca çok şaşırmış. Çünkü bir çift
ayakkabı duruyormuş. Ayakkabılar öyle güzelmiş ki,
müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş.
Hemen satın almış. Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki
çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış.
Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere
hazırlamış. Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı
bulmuş.
Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol
para vermişler.
Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş. Artık pazara gidip
yeterince deri alabilecekmiş.
O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini
tahmin edebiliyormuş.
Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş. Sabah kalktığında dört
çift gıcır gıcır ayakkabı tezgahın üzerinde duruyormuş.
Günler böyle geçmeye başlamış.
Yoksul kunduracı artık geçim sıkıntısı çekmiyormuş.
Kazandığı paralarla istediği kadar deri alabiliyormuş. Hatta
bir miktar da para arttırıp gelecek günler için saklıyormuş.
Kunduracı bir gün karısına:
- Bu böyle olmayacak. Bize yardım edenlerin kim olduklarını
mutlaka öğrenmemiz gerek. Bunun için bu gece saklanarak
onları gözetleyeceğim, demiş.
Yine derileri hazırlayıp tezgahın üzerine bırakmış. Karısı
da odanın aydınlanması için mum yakarak masanın üzerin
koymuş.
Bütün hazırlıklar tamamlanınca karı koca odadaki dolabın
içerisine girerek beklemeye başlamışlar.
Vakit gece yarısı olunca birden tıkırtılar duyulmaya
başlamış. Kapı açılmış. Çok sevimli iki minik adam içeri
girmişler.
Tezgahın yanına gelerek kunduracının bıraktığı derilerden
ayakkabı yapmaya başlamışlar.
Karı koca hayretle onları izliyorlarmış. Cüceler işlerini
bitirerek sabaha karşı gitmişler.
Ertesi gün kunduracı düşünmeye başlamış. Kendisini
fakirlikten kurtaran bu adamlara teşekkür etmek istiyormuş,
ama nasıl?
Akşam olunca karısına:
- En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım,
demiş.
Hemen işe koyulmuşlar. Onlar için minik elbiseler,
ayakkabılar hazırlamışlar.
Ertesi gece kunduracı tezgahın üzerine kesilmiş deriler
yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış.
Yine bir mum yakarak dolabın içine saklamışlar.
Az sonra kapı açılmış. Minik adamlar tezgaha yaklaşınca
kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler.
Sevinçle dans etmeye başlamışlar. Sonra hoplaya zıplaya
gitmişler. İki minik adam bir daha hiç görünmemişler.
Ama, kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde
kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar. Onları da
hiç unutmamışlar. |
|
KELOĞLAN
ile NASREDDİN HOCA |
|
Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince
elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri
tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş.
İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın
tavukları bir altına vermediğini gören adam:
“ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım,
yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım.
Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı
bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita
senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş.
Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan
akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:
“ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki
tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın.
Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz
ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış.
Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor
etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:
“ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek
hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın.
Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam,
seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini
öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz
fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah
defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.
Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda
haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş.
Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su
olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen
ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda
köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya
ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam
halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert,
sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir
yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye
düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu
işin çaresini bulur. ‘
Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş,
Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış.
Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş,
“ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “
“ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir
meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek
zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define
haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden
ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden
inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya
paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.
Nasreddin Hoca:
“ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak
tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli
hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer
böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür.
Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış.
Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli,
ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa
yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız
Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal
çaresini bulurum. “
Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar
çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını
vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını
tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin
çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek
gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş.
Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola
koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra
definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş.
Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük
körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim
genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar.
Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava
basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve
zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle
parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış.
Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı
azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün
kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her
şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir
kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine
sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri
olduğunu görmüş.
Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada
belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca,
sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve
Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan
çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın
kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil
çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok
sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün,
Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne
doğru yola koyulmuşlar.
Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış.
Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler
satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya
başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın
kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına
uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde
ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah,
Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına
davet etmiş.
Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya
gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı
Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı
görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş.
Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş.
Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz
yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar,
padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra
anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’
a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına
başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler
gönderip, düğüne davet etmiş.
Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten
sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının
çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın
köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın
alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde
ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş.
Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile
evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne
gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek
kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi
ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba
satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli
elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla
birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin
Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde
saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini
öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe
kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler
katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine
yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan
ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek
yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak
yaşamışlar. |
|
KİBRİTÇİ
KIZ |
|

Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı.
Yoldan geçenler
paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler,
hızlı hızlı yürüyorlardı.
Kimi
evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine
gidiyordu.
Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı.
Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı.
Kahkahalarla
gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında
değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu.
Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir
kapının önüne büzülmüş, ç
ıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir
titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.
Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına
bakarken gözleri yaşarıyordu.
Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile
satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine
gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba
içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını
annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden
titreyen kısık,incecik sesiyle "Kibrit var, kibrit"diye
bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip
bakmıyordu...
Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce,
sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden
kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir
çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından
seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa
uzaklaşmıştı.
Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış,
oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya
dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı.
Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle
tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit
birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.
Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek,
parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül
yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş,
düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın
karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka,
ayaklarında kürklü terlikler vardı.
Isınmış, terlemeye bile başlamıştı... Derken kibrit
sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona
ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya
başlamıştı.
Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız
kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve
siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi,
birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı.
Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak
tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar
yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız'ın
gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar
gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı.
Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti,
parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla
birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş
duvar yeniden dikildi.
Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz
gecesi...Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş,
yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki
toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... Küçük
kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece
kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek
uzaklaştı, söndü. Kızcağız: 'işte, biri daha öldü' diye
mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe
yeryüzünden biri ölürmüş... Ninesini bir daha görebilmek
için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni
durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler
dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor,
onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu.
Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi
iniyordu... Geldi, geldi...Kollarını açtı, torununu
kucakladı, aldı göklere doğru götürdü...
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş
kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü
boş kibrit kutusu vardı.
-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış
dediler... Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü
bilemezlerdi ki. |
|
KÜLKEDİSİ |
|
Charles Perrault
Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce
babası yeniden evlenmiş.
Üvey annesi de ilk evliliğinden
olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş.
Bu
iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış.
Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar.
Ona bir kardeş gibi davranmak
şöyle dursun, bütün ev işlerini
üzerine yıkmışlar.
Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin
verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta,
sönmekte olan ocağın önünde
duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya
çalışarak.
Bu yüzden üvey kız kardeşleri
ona “Külkedisi” adını takmışla.
Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için
davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler.
Herkes Prens’in evlenmek
istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer,
belli mi olur?’ diye
düşünmüşler.
İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca
güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar.
Fakat maalesef bu biraz zormuş,
çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de!
Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi
mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. “Neyin var,
neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi.
“Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak
Külkedisi.
“Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese
doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış.
Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında.
“Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek
zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!”
Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli
değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir
fayton oluvermiş.
“Şimdi
de altı fare...” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri
annesi onları hemen ata dönüştürmüş.
“Bir sıçan...” Onu da arabacı yapmış.
“Ve altı kertenkele...” Onları da faytonun arkasında koşacak
altı uşağa çevirivermiş.
Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir
dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri
kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift
camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş.
“Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve
dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine,
faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in
bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince
eğlen.”
O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan
hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini
çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona
yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için
birbirleriyle yarışmışlar.
Prens ise götür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç
kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş.
Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve
Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması
gerektiğini hatırlamış.
“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir
an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında
elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala
camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede
kaybettiğini bilmiyormuş.
O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha
asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş.
Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın
merdivenlerinde bulmuşlar.
Ertesi sabah Prens ev ev
dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş.
“Bu ayakkabının dün gece
karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.
Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri
ayakkabıyı denemişler. Olmamış.
Ayaklarına girmemiş bile.
Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev
kalmış. Tam oradan ayrılacakken
evin hizmetçisi dikkatini
çekmiş.
“Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz
deneseniz?”
“O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey
kardeşler.
Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir
kız olduğu gözünden kaçmamış.
Tabii ayakkabı
Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp
Külkedisi’ne
evlenme teklif ederken iki üvey
kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış.
Külkedisi Prens’in teklifini
tabii ki kabul etmiş. |
|
PAMUK
PRENSES VE YEDİ CÜCELER |
|

Bir kış günü bir kraliçe pencerenin önünde dikiş dikerken
iğne eline batmış. Hemen bir parça pamukla
elinden akan
kanı silmiş. Keşke demiş kraliçe " teni şu pamuk kadar
beyaz,
dudakları kan
damlası kadar
kırmızı ve
saçları şu pencerenin pervazı kadar kara bir kızım olsa."
Bir gün kraliçenin dileği yerine gelmiş. Bebeğine Pamuk
Prenses adını vermiş
Ne yazık
ki,
kısa süre sonra
ölmüş.
Kral
zaman içerisinde yeniden evlenmiş. Karısı güzel bir kadınmış
ama cok iyi kalpli değilmiş.
Bütün gün
aynanın karşısına geçip, "Ayna ayna dile gel, söyle bana kim
daha güzel " diye sorarmış
. Ayna da şöyle
cevap verirmiş; "Bundan kuşku duyan var mıdır bilmem, tabi
ki en güzel sizsiniz
kraliçem."
Günlerden bir gün ayna kraliçenin bu sorusuna farklı bir
yanıt vermiş; "Bunu nasıl söyleyeceğim bilemem ama Pamuk
Prenses sizden güzel kraliçem." Bunun üzerine çok sinirlenen
kraliçe hemen bir avcı bulmuş ve ona "Pamuk Prensesi alıp
ormana götür ve bana onun yüreğini getir," diye emretmiş.
Adamcağız Pamuk Prensesi ormana götürmüş ama öldürmeye
kıyamamış. Durumu anlayan Pamuk Prenses "beni burada bırak.
Bir daha asla geri dönmem merak etme" diyerek avcıya
yalvarmış. Avcı da merhamete gelmiş ve onu orada bırakıp bir
ceylanın yüreğini kraliçeye götürmüş.
Pamuk
Prenses ormanda saatlerce yol almış. Tam kaybolduğunu
düşünürken küçük bir
kulübe görmüş. Kapıyı çaldığı halde kimse açmayınca da içeri
girmiş. Ne ilginç bir evmiş bu böyle. Masada yedi küçük
tabak ve yedi küçük bardak duruyormuş. Zavallı Pamuk Prenses
çok aç olduğu için hemen bir şeyler yemiş. Sonra da üst kata
çıkmış. Bir kaç saat sonra Pamuk Prenses öfkeli seslerle
uyandırılmış. "Bizim evimizde ne arıyorsun sen?" Pamuk
Prenses işçi giysileriyle evin içinde dolaşıp duran yedi
küçük adama bakmış. Başına gelenleri onlara anlatmış.
"Gördüğünüz gibi," demiş "gidebileceğim hiçbir yer yok
"Hayır var" diye bağırmış yedi cüceler hep bir ağızdan.
"Burada kalabilirsin! Ama biz yokken kapıyı hiç bir
yabancıya açmamalısın."
Böylece Pamuk Prenses cücelerin evinde yaşamaya
başlamış. Eskisinden çok farklı bir hayatı varmış artık.
Uzun günler boyunca konuşacak
birini özlüyormuş. Bir sabah yaşlı bir kadın kapıyı çalmış
Elindeki sepette bir sürü ilginç şey varmış. Pamuk Prenses
açık pencereden uzanarak kadınla konuşmaktan kendini
alamamış.
Pamuk Prenses o yaşlı kadının aslında kılık değiştirmiş olan
kraliçe olduğunu anlamamış.
Meğer kraliçe aylarca aynaya
bakmadıktan sonra bir gün bakmayı denemiş de
ayna ona, "bunu nasıl
söyleyeceğimi bilemem, ama Pamuk Prenses sizden güzel
kraliçem,
" deyivermiş. Kraliçe bunun
üzerine öfkeyle yollara düşüp Pamuk Prenses'in
gizlendiği yeri
bulmuş.
"Kapıyı
yabancılara açmaman akıllıca," demiş kraliçe. "Ama lütfen şu
elmayı
bir iyi niyet belirtisi olarak
kabul et." Böyle bir şeyi reddetmek ayıp olacağı için
Pamuk Prenses elmayı almış ve
kadın gidince kocaman bir ısırık almış. Cüceler
işten eve döndüklerinde
Pamuk Prenses'i yerde cansız yatar bulmuşlar. Elma hala
elinde duruyormuş. Cüceler
ağlayarak, "Bu kraliçenin işi!" demişler. Büyük bir kederle
Pamuk Prenses'in cansız
bedenini taşıyıp camdan bir tabuta koymuşlar.
Bir sabah oralardan geçmekte olan bir prens tabutu ve
içindeki güzel kızı görmüş.
Görür görmez de aşık olmuş.
"Onu saraya götürmeliyim" demiş. "Bir prensese böylesi
yakışır." Cüceler karşı
çıkmamışlar. Prense tabutu taşımasında yardım etmişler.
Ama tam bu sırada Pamuk
Prensesin boğazındaki elma parçası çıkmış.
Pamuk Prenses yattığı yerden
doğrulup gülümsemiş. Pamuk Prenses ve prens çok
mutlu bir hayat sürmüşler. Kötü
kalpli kraliçe ise öfkesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş.
|
|
UYUYAN
GÜZEL |
|
Bundan yıllar önce uzak ülkelerin birinde bir kralla
güzeller güzeli bir kraliçe yaşıyordu.
Kocaman görkemli bir şatoda
oturan
kral ve kraliçeyi ülkenin
halkı çok seviyordu.
Özellikle güzel olduğu kadar iyi kalpli olan kraliçeye
herkes hayrandı.
Bu iyi yürekli kraliçenin
hayattaki en büyük dileği bir çocuk sahibi olmaktı.
Sonunda bu dileği gerçekleşti ve güzel bir ilkbahar sabahı
harika bir kız çocuğu dünyaya getirdi.
Genç kralla Kraliçenin
mutluluğuna diyecek yoktu.
Küçük prensesle doğumunu kutlamak için o güne kadar
görülmemiş bir şenlik düzenlendi.
Bu şenliğe o ülkedeki bütün
insanlar ve periler davet
edilmişti.

Şenlikler şatonun büyük salonlarında kutlanıyordu.
Her taraf o günün şerefine süslenmişti.
Bütün davetlerin dikkati,
yatağında uslu uslu yatan
minik prensesin üzerindeydi. Melek yüzlü iyilik perileri
beşiğin çevresinde toplanmıştı. Her biri sırayla bebeğe iyi
dileklerde bulundular.
Kimi ona güzellik, kimi akıl, kimi de cömertlik armağan
etti. Fakat büyük
bir talihsizlik olmuş ve yaşlı bir periyi şenliğe davet
etmeyi unutmuşlardı. Bütün konuklar neşe içinde eğlenirken
yaşlı peri birden
ortaya çıkıverdi. Şenliğe davet edilmediği için çok
kızmıştı. Öfkeyle
küçük prensesin beşiğine yaklaşarak "Onaltı yaşına
geldiğinde parmağına
bir iğ batacak ve öleceksin" dedi Oradaki herkes
şaşkınlıktan donakalmıştı.
İşte tam bu sırada henüz dilekte bulunmayan perilerin en
genci ileri
atıldı. " Üzülmeyin, dedi yavrunuz ölmeyecek Küçük prenses
yüz yıl sürecek derin bir uykuya dalacak ve bir prens gelip
onu öptüğünde bu uzun uykudan uyanacak"
Kral ve Kraliçe genç periye teşekkür etti.Ama
kral yinede bu kehanetin gerçekleşmesinden büyük kaygı
duyuyordu. Hemen bütün muhafızlarına,
ülkedeki iğlerin kaldırılmasını emretti. Bu emre
uymayanların cezası ölüm olacaktı. Böylece aradan uzun
yıllar geçti.
Mutlu bir hayat süren prenses hergün biraz daha
büyüyüp güzelleşiyordu.
Onaltı yaşına geldiğinde bir gün şatoyu gezmeye karar verdi.
Şato okadar büyüktü ki, bilmediği pek çok yeri vardı. O
zamana kadar görmediği küçük bir odada yaşlı bir kadına
rastladı. Kadın elindeki iğ ile iplik eğiriyordu. Bu iğ
nasıl olduysa muhafızların gözünden kaçmıştı. Çok meraklanan
prenses tanımadığı bu garip alete dokunmak istedi ve iği
eline alır almaz eline battı . Kötü kehanet sonunda
gerçekleşmişti.
Hemen uykuya dalan güzel prenses ipek örtüler
içinde altından yapılmış bir
yatağa yatırıldı. Prensesle birlikte bütün şato yüz yıl
sürecek derin bir uykuya daldı. Kral Kraliçe muhafızlar,
hizmetkarlar ve saray çalgıcıları da uyumuştu. Sadece
onlarda değil... Sahibiyle birlikte avludaki köpek, ahırdaki
koşulmuş at, hatta dallardaki kuşlar bile uyudu.
Her tarafa derin bir sessizlik çökmüş onları uyandırmamak
için rüzgar bile susmuştu.
Ağaçların yaprakları da
kımıldamaz olmuştu. Bu arada uyuyan şatonun çevresinde sık
bir orman göğe doğru yükselip
onu bütün gözlerden gizledi. Bu arada aradan tam yüz yıl
geçmişti.
Yine ilkbahar gelmiş bütün doğa uyanmıştı. günlerden bir gün
genç ve cesur bir prensin
ormana yolu düştü. Uyuyan güzel
efsanesini duymuş ve onu bulmaya karar vermişti.

Günlerce aradıktan sonra, önüne geçemediği bir duygu onu bu
ormana çekmişti.
Sonunda şatoyu buldu ve
prensesin uyuduğu odaya girdi. Daha onu görür görmez
yüreğini tarifsiz bir sevgi
kapladı.
Prenses'e daha o anda aşık olmuştu. Genç kıza doğru
eğildi ve onu hafifçe öptü.
Güzel bir
prenses sihirli bir değnekle
dokunulmuş gibi hemen gözlerini açtı. Onunla birlikte
şatodakilerde gözlerini açtı.
Kötü kalpli perinin büyüsü artık bozulmuştu. İki genç kısa
süre sonra görkemli bir düğünle
evlendiler ve uzun yıllar birlikte mutlu bir hayat sürdüler.
|
|